İran Türkmenleri

Dünya üzerinde günümüzde, Oğuz-Türk boyları tarafından kurulan iki bağımsız ülke mevcuttur: Türkiye ve Türkmenistan. Ancak, bunların dışında, dünyanın çeşitli yerlerinde, değişik devletler içinde (Irak, İran, Suriye, Afganistan, Rusya Federasyonu, Çin ve Balkanlar) yaşayan milyonlarca Türk ile birlikte, bugün için olağanüstü bir Türk/Türkmen nüfus ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de bugüne kadar dünya Türkleri/Türkmenleri ile ilgili pek çok şeyin yazılıp çizilmesine rağmen, Oğuz boyundan gelen ve sayılarının 2-2.5 milyon arasında olduğu tahmin edilen İran Türkmenleri ihmal edildiği gibi, bu konuda hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bugün, Türkiye’de “Türk Dünyası” ile ilgili olarak yapılan
hiçbir ulusal ve uluslararası toplantı veya konferanslarda İran Türkmenlerinden yada onların asırlardır yaşadıkları Türkmen Sahra bölgesinden hiç bahsedilmemektedir.

Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan ve Türkmenlerin milli şairi Mahdum Kulu’yu sinelerinden çıkaran Göklenler başta olmak üzere bölgedeki bütün Türkmenler, İran’da “Türklüklerini” en fazla koruyan toplum olarak bilinmektedirler. Ayrıca, Türkiye’ye olan bağlılıkları, cesaretleri ve inançları ile gerçekten önemli özellikler arz eden bir toplumdur. Ancak, İran sınırları içinde kendi olanakları ile varlıklarını sürdürme savaşı veren Türkmenler, fazlasıyla ihmal edilmiş olup, sorunlarıyla baş başa yaşamaktadırlar. Bu çerçevede söz konusu çalışmadaki amacımız, İran sınırları içinde bulunan ve Türkmen Sahra adı verilen bölgede yaşayan, Orta Asya Türkleri ile Batı Türkleri arasında köprü konumunda olan ve sayıları 2 milyonu aşkın İran Türkmenlerinin durumunu, sınırlı kaynaklarla ele alarak incelemektir.




Türklerin İran’daki varlıkları miladi başlarına kadar uzanmaktadır. İran’a yapılan ilk Türk göçleri ve yerleşimlerinin miladi başlarında “Kırmızı” ve “Ak Hun” gruplarının gelmeleriyle gerçekleştiği bilinmektedir. Türk akıncıları İran’a iki koldan, Kafkasya ve Amu-derya üzerinden gelmeye başladılar. Türklerin İran’la temaslarının M.Ö. IV. yüzyıla kadar gerilere gittiğini, Bizans, eski Pehlevi, Gürcü, Ermeni ve Ablan kaynaklarında yer alan birçok bilgi kanıtlamaktadır.

1040 yılında o dönemde İran topraklarında hüküm süren Gazneliler ile Selçuklular arasında cereyan eden Dandanakan Savaşında Gaznelilerin yenilmesinden sonra İran kapıları tamamen Türklere açılmış oldu. Bu tarihten başlamak üzere de yaklaşık 1000 yıl boyunca, Türkler İran’da egemen güç olacaklardır. Bu süreç içerisinde, İran’da arka arkaya Selçuklular, İlhanlılar, Celayirliler, Timürlüler, Kara-koyunlu, Ak-koyunlu, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar yönetimde bulundular.

1925 yılına kadar devlet bazında İran’ın asli unsurları olarak kabul edilen Türkler, 1850 yılından itibaren, İran’da gelişen bir dizi siyasi olaylar nedeniyle itibar kaybetmeye başladılar. Nihayetinde, 1925 yılında İran’da Pehlevi hanedanlığının iktidarı ile birlikte, iktidar yapısının Pan-İranist ve Fars milliyetçisi söylemlere göre şekillenmeye başlaması/şekillenmesi, Türkleri karşı cephede yer almaya zorlamış oldu.

Asırlar boyunca Türklerin
yönetiminde kalan Farslar, 1925 yılında Kaçar Hanedanlığının sona ermesiyle yönetimi ele geçirdiler. Bu tarihten itibaren de olası bir Türk milliyetçiliğini kendi yönetimleri için bir tehlike olarak gördüler ve başta Azeriler olmak üzere İran’daki Türkler/Türkmenler üzerinde sistemli bir asimilasyon politikası uygulamaya başladılar.

İran’da yaşayan Türk topluluklarının Azerilerden sonra ikinci en önemli grubunu Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan ve sayıları 2-2.5 milyon civarında olan Sünni Türkmenler oluşturmaktadırlar.

İran Türkmenlerinin yaşadıkları bölgeye İran kaynaklarında Deşt-e Gorgan denilmekle birlikte, bu bölge, Türkmenler arasında “Türkmen Sahra” olarak adlandırılmaktadır. Türkmenistan sınırından başlayıp, Hazar Denizine kadar olan söz konusu bölge, İran’ın 18.572 km kare yüzölçümüne sahip olan Gülistan Eyaleti içinde yer almakta olup, bu Eyaletin de 16.375 km. karelik alanını kapsamaktadır.

Türkmen Sahra Türkleri, eski Oğuz boylarından Salur, İmur, Dodurga Türklerinin soylarından gelmekte olup,
şimdi Göklen, Yomut ve Teke Türkmenleri adlarıyla anılmaktadırlar. İran’da yaşayan bu Türkmenler, Safeviler döneminde Şiiliğin siyasi amaçlarla kullanılmasından sonra Sünni Türkistan Türkleri ile Şii İranlılar arasındaki
mücadelelerde en çok zarar gören topluluk olmuşlardır.


Türkmenistan, Çarlık Rusya’sı ve İran arasında 1881 Aralık ayında imzalanan bir antlaşma ile iki ülke arasında paylaşıldı. Bu tarihten itibaren, Çarlık Rusya’sı içinde kalan Türkmen topraklarında yaşayan Türkler, genel bir adla “Türkmenler” olarak varlıklarını devam ettirirlerken, İran sınırları içinde kalanlar ise, aşiret yapısı içinde
etnik ve milli oluşumlarını gerçekleştiremeden İran’da yaşamaya devam ettiler ve “İran Türkmenleri” olarak anıldılar.

Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, Türklüklerini, gelenek ve göreneklerini korumayı
başardıkları gibi, İran yönetimine karşı tutum sergileyerek, bağımsızlıklarını ilan etme yolunda faaliyetlerde de bulundular.

İran’daki Türkmenlerin Bağımsızlık Mücadeleleri Türkmenlerin, bağımsızlık mücadeleleri, 1920’li yılların başlarında ortaya çıktı ve 20 Mayıs 1924 tarihinde İran’dan koparak, İran Türkmenleri bağımsız “Türkmen Cumhuriyeti”ni
ilan ettiler. Bağımsız Türkmen Cumhuriyeti’nin başına Osman Ahund getirildi ve ayrıca, önemli konuların/sorunların görüşüleceği ve bir çeşit parlamento niteliğinde olan “Aksakal Meclisi” oluşturuldu. Türkmen Cumhuriyeti’ni ilan eden
Türkmenler, sadece kendilerine ait olan ve o dönemde Esterabad Eyaleti içinde olan Türkmen Sahra bölgesinin bağımsızlığını savunmaktaydılar. Bağımsızlığını savundukları bölgenin sınırları ise, batıdan doğuya Hazar Denizinden Bocnurd’a ve güneyden kuzeye Esterabad’tan Türkmenistan’a kadar olan bölgeyi kapsamaktaydı. Diğer bir deyişle, Türkmenler, asırlardır yaşadıkları/yaşamaya devam ettikleri topraklarının bağımsızlığını istemekteydiler.


Türkmenlerin bu aşamada diğer bir deyişle, İran’a karşı yürüttükleri bağımsızlık mücadelelerinde, Türkiye ile ilişkiler kurmaya çalıştıkları gözlenmektedir. Türkmenler, askeri anlamda yürüttükleri mücadeleleri için tecrübeli komutanlara ihtiyaç duymaktaydılar. Tecrübeli komutanların yetişmesi için de bir askeri teşkilat oluşturmak, diğer bir deyişle askeri bir okul açmak gerekliydi. Bu nedenle Türkmen yönetimi, Türkiye’den Türk subaylarını “öğretmen” olarak davet etti. Öğretmen olarak davet edilen bu subayların hepsi, Enver Paşa ile birlikte “Türkistan hareketi” içinde yer almış kişilerdi.

Türkmenler, bağımsızlıklarını kabul ettirmek ve güçlerini artırmak için büyük bir çaba gösterirlerken, 1925 yılı içinde İran yönetimi tarafından Türkmenlere karşı tam bir seferberlik ilan edildi. Bu arada, İran yönetiminde de karışıklıklar baş göstermişti. Tahran’da Rıza Han, İngiltere’nin desteğiyle İran tahtına geçmek için hazırlıklara başlamıştı. Ancak, Rıza Han’ın tahta çıkması için son bir hamle kalmıştı: Türkmen ayaklanmasını bastırmak.



1925 yılı Haziran ayında Türkmenler ve hükümet birlikleri arasında Bocnurd bölgesinde çarpışmalar oldu.
Bu çarpışmalar neticesinde, Türkmenler, sayı ve teçhizat olarak kendilerinden üstün olan İran birlikleri karşında gerileyerek, Sahra’nın içlerine doğru çekildiler. Bunun üzerine, 1925 yılı Temmuz ayında Omçali’de Türkmen ileri
gelenleri, bir toplantı düzenleyerek, durum değerlendirmesi yaptılar. Söz konusu toplantıda, katılımcıların büyük çoğunluğunun desteğiyle, “İran hükümeti, bağımsız Türkmen Cumhuriyeti’ni tanıyana kadar mücadeleye devam etmek” yönünde karar alındı. Ancak, bu toplantının hemen akabinde, 22 Temmuz 1925 tarihinde Meşhed’te Bocnurd Hanı Moazzez ve yakınındaki birkaç akrabasıyla yakın adamları, “Türkmen boyları arasında hükümet aleyhine propaganda yapmak ve onları isyana teşvik etmek” suçuyla idam edildiler. Bu idamlar, Türkmen hareketini durdurmamakla birlikte, hareketin İran hükümeti lehine zayıfladığının açık göstergesiydi.

1925 Ekim ayından itibaren, Türkmenler, İran birlikleri karşısında zor bir duruma düştüler. Hükümet birlikleri, Türkmenlerin yoğunluklu oldukları, Gümüş Tepe, Akkala ve Günbed-e Kavus istikametinde harekete geçerek, Türk direnişini durdurdular.

Türkmen direnişinin kırıldığı dönemde, 31 Ekim 1925 tarihinde Beşinci Meclis, Kaçar Hanedanlığından Ahmet Şah’ı İran tahtından indirerek, yerine Rıza Han’ı “İran Şehinşahı” ilan etti.
Böylece, İran’da yüzyıllardır hüküm süren Türk Kaçar Hanedanlığı dönemi resmen sona ermekteydi. İran’da Pehlevi Hanedanlığının iktidara geldiği bu tarih, sadece Türkmen Sahra’daki Türkmenler için değil, başta Azeri Türkleri olmak
üzere bütün İran’daki Türkler için zor bir dönemin başladığının ilk işareti idi.


Rıza Han’ın iktidara gelmesiyle, 12 kasım 1925 tarihinde başta bağımsız Türkmen Cumhuriyeti’nin Başkanı Osman Ahund olmak üzere birçok Türkmen boy liderleri Türkmen Sahra’yı terk ederek, Türkmenistan’a geçmek zorunda kaldılar. 1925 yılının Aralık ayına gelindiğinde ise, bu bölgedeki Türkmen ayaklanması/bağımsızlık mücadelesi
tamamen bastırılmış bulunmaktaydı.

İran Yönetimlerinin Türkmen Politikası

Şah Rıza Pehlevi, İran tahtına geçtikten ve Türkmen ayaklanmasını tamamen bastırdıktan sonra, hızlı bir şekilde Türkmenlerin bir daha harekete geçmelerini engellemek için tedbirler almaya başladı. Bu tedbirler çerçevesinde ilk iş olarak, Türkmenlerin silahlarını topladı. Bundan sonra, Türkmenlerin meskun olduğu bölgelerde, yönetimin her kademesine İranlı memurları görevlendirdi. Bunların dışında, bölgedeki Türkmen varlığı için asıl tehlike arz eden, Türkmenleri “İranlılaştırmak” yada “Farslaştırmak” amacıyla bölgedeki bütün Türkmen okullarının kapatılmasıydı. Kapatılan okulların yerine Farsça eğitim verme zorunluluğu olan okullar açıldı. Türkmen dilinde eğitim veren okullar, Farsça eğitim verme koşuluyla eğitimlerine devam edebileceklerdi. Pehlevi rejiminin yasakları, zaman geçtikçe farklı alanlara da kaydı ve Türkmenlerin milli kıyafetlerini giymeleri ve hatta geleneksel içecekleri yeşil çayı içmeleri bile
yasaklandı.

Şah Rıza Pehlevi’nin iktidara gelmesinden sonra İran hükümeti, Türkmenleri sindirmek yada asimle etmek amacıyla en çok uygulanan yöntemlerden birine başvurdu: Sistematik göç. İran yönetimi, bölgedeki Türkmenleri dengelemek amacıyla, İran sınırları içinde yaşayan binlerce Berberi asıllı kişileri Türkmen Sahra’ya göç ettirerek, bunları sistemli bir şekilde bölgeye yerleştirdi. Bunu yaparken İran hükümeti, Berberileri Türkmenlere karşı bir “silah” olarak kullanmayı amaçlamıştır.

İran’da Pehleviler döneminde başlatılan Farslaştırma politikasında Kürtler de kullanılmıştır. Kuzey Horasan’daki Guçan kentinin kuzey bölgelerinde bir kısım Kürt nüfus da bulunmaktadır. Yine aynı bölgede bulunan Dergez ve Aşhane’de ise Türkmenler ve Kürtler karışık halde yaşamaktadırlar. Günbed-e Kavus’ta çok az sayıda Kürt mahalleleri mevcuttur. Türkmenler gibi Sünni inanca sahip olan söz konusu Kürtler, Pehlevi döneminde Kermanşah’tan Türkmenlerin bölünmesi amacıyla bölgeye zorla yerleştirilmişlerdir. Ancak, şunu önemle belirtmek gerekir ki, İran yönetiminin amacı burada gerçekleşmemiş, bu Kürtler, halihazırda “Türkmen-Kürt kardeşliği”ni savunmakta olup, bölgede herhangi bir istikrarsızlığın çıkmasına meydan vermemektedirler.

1925 yılında Rusya-İngiltere ve İran tarafından yapılan nüfus tespitlerinde, Türkmen Sahra halkının tamamının
Türklerden oluştuğu kaydedilmekteyken, bu demografik yapı, Pehlevi hanedanlığının başlamasıyla sistemli bir şekilde yukarıda bahsedilen politikalarla değiştirilmeye başlandı. Bu politikaya zaman zaman basına yansıdığı kadarıyla edinilen bilgiler doğrultusunda, 1979 İran İslam Devriminden sonra da devam edildi. Özellikle son dönemde, İran Bakanlar Kurulunun 2005 yılında verdiği bir kararla, Kuzeydoğuda Hazar Denizi kıyısında bulunan Gülistan Eyaletindeki Türkmen köylerinin (Zeytunli ve Purhan) nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Beluç ve Sistanilerin oluşturduğu Nizamabad köyü ile
birleştirilerek, bu birleşik köye Farsça bir isim olan “Neginşehr” adı verildiği kaydedilmektedir. Bundan başka, Türkmen ili olan Omçali’nin adının Farsça bir isim olan “Siminşehr” olarak değiştirildiği, Günbed-e Kavus’a bağlı Omçali,
Garki ve Kotuk köylerinin isimlerinin ise, coğrafi haritalardan çıkarıldığı da ifade edilmektedir.

İran, bir Türkmen şehri olan Günbed-e Kavus’a yakın bölgelerde yer alan Türkmen köylerini, Türkmen yoğunluklu
nüfus bölgelerinin oluşmasını engellemek amacıyla Günbed-e Kavus ile birleştirmekten özenle kaçınmaktadır. Nitekim, 15 Aralık 2005 Şehir Şurası seçimlerinde Türkmenler, en önemli kentleri olan Günbed-e Kavus’ta seçimleri
kaybetmişlerdir.

Yaşar Kalafat’ın da belirttiği üzere, İran parlamentosunda, Türkmen Sahra Partisinden üç Türkmen
milletvekili bulunmaktadır. Ancak, Türkmenler, İran Parlamentosunda daha fazla milletvekili ile temsil edilmek istemektedirler.

Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, kültürel, siyasi alanlarda olduğu gibi ekonomik alanda da
oldukça geri kalmışlardır. Bölgeden gelen bilgi ve yapılan araştırmalar çerçevesinde, Türkmen Sahra’nın Hazar Denizi kıyısında yer alan Gümüş Tepe ilçesi civarında çok miktarda doğalgaz ve petrol rezervlerinin bulunduğu
kaydedilmektedir. Ancak, İran yönetiminin buradaki yeraltı zenginliklerinin işletilip, kullanılmasına izin vermediği belirtilmektedir. Yöre halkı, doğalgaz ihtiyacını Mazenderen ve Nika’dan karşılamaktadır.

Türkiye’nin Türkmen Sahra Politikası Bu başlık altında öncelikle sorulması gereken soru şudur: Türkiye’nin Türkmen Sahra bölgesine ilişkin bir politikası var mı? Yapılan araştırma ve incelemelere bakıldığında bu konuda Atatürk dönemi bir tarafa bırakılırsa, hiçbir şekilde olumlu bir gelişmenin olmadığı, hatta bunlar hakkında herhangi bir bilgi sahibi dahi olunmadığı ortaya çıkmaktadır.

Annaberdiyev’e göre, 1978-1980 yılları arasında Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğini yapmış olan Turgut
Tülümen, hatıralarında istemeyerek de olsa, bir gerçeği, yani Türkiye’nin sadece Türkmen Sahra’daki Türklere değil, bütün İran Türklerine olan ilgisizliğini ortaya koymaktadır. Buna göre, Tülümen söz konusu hatıralarında Türkiye’nin İran
Türklerine olan ilgisizliğini ortaya çıkaran bir anısını şu şekilde anlatmaktadır: “Rıza Şah Pehlevi’nin mozolesine çelenk koymak, o günlerde güven mektubu sunan büyükelçilerin en önemli fonksiyonlarından biri sayılıyordu. …
Günü geldiğinde, bana refakat edecek mihmandarın değişmiş olduğu dikkatimi çekti. Arabaya bindikten sonra yeni mihmandarım İngilizce olarak içini dökmeye başladı: ‘Ben Azeri Türküyüm, ama iki kelime Türkçe bilmiyorum. Beni Fars
kültürü ile yetiştirdiler. Babam bir Latin Amerika ülkesinde büyükelçidir. Mozoleye çelenk koyacağınızı duyunca, mihmandar arkadaştan yerini bana bırakmasını rica ettim. Böyle bir günde Türk Büyükelçisi’ne bir Azeri Türkünün
refakat etmesinin daha doğru olacağını düşündüm.’ Kulaklarıma inanamıyordum. Azeri Türkleri üzerinde devamlı baskı yapıldığını ve ana dillerinde eğitim görmelerine müsaade edilmediğini biliyordum, ama böyle bir tezahüratı
beklemiyordum.”

Türkiye’nin İran Türkleri konusundaki ilgisi aslında Atatürk döneminde mevcuttu. Nitekim, Mustafa Kemal
Atatürk’ün, 1924 yılında İran’daki Türkmenlerin askeri eğitimine yardımcı olduğu ve 1935 yılında da Türk Dünyasına yardım için oluşturduğu fondan İran Türkmenlerinin de pay aldıkları bilinmektedir.

6 Ekim 1925 tarihinde Atatürk tarafından Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğine atanan Mahmut Şevket Esendal, bu
görevi sırasında Büyükelçilik olanaklarını da kullanarak, özellikle İran’daki Türkmen gençlerinin Türkiye’de eğitim almaları konusunda büyük yardımlarda bulunmuştur. Ancak, Atatürk’ün ölümünden sonra geçen süre içinde İran’daki
Türkmenler de büyük ölçüde unutulup gittiler. Bu unutuş/unutuluş, 20. yüzyılın sonuna kadar devam etti.

Türkiye’de, özellikle 1990 yılından sonra İran’da Azeri Türklerle birlikte, diğer başka Türk grupların da yaşadıkları dikkat çekmeye başladı ve bazı eserlerde ve İran’a yapılan gezi notlarında yer aldı. Bunlardan bir tanesi, Yaşar Kalafat’ın 2005 yılında bir konferans için gerçekleştirdiği İran seyahati sırasında izlenimlerini anlattığı yazıdır. Yaşar Kalafat, İran’da Türkler arasında yaptıkları konuşmalarda, İran Türkmenlerinin, Türkiye’den kültür alanında destek beklediklerini ve TİKA’nın “10 bin öğrenci projesi”nden kendileri için ayrı kontenjan belirlenmesini istediklerini belirtmiştir. Bundan sonra da bölgeye ilişkin bazı yazılar, tezler yazılmasına rağmen, bunların yeterli olmadığı gözlenmektedir.

Sonuç


İran’da yaşayan Türkmenler, kültürlerini/kimliklerini ayakta tutabilmek ve yaşatabilmek için tek başlarına
mücadelelerini devam ettirmektedirler. Bunu da kurdukları ve son derece zor şartlar altında çalışan Mahdum Kulu Feraği ve Miras Şiir ve Edebiyat Cemiyetleri aracılığıyla yapmaya çalışmaktadırlar.

Türkmen Sahra’daki Türkmenler, 1991 yılında oluşturulan “Dünya Türkmenleri İnsanperver Birliği” toplantılarında dönemin Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurad Niyazov tarafından hatırlanmış, ancak daha sonra Türkmenistan’ın İran ile yaptığı petrol-doğalgaz antlaşmaları nedeniyle, diğer bir deyişle, ekonomik çıkarlardan dolayı yeniden yalnızlığa itilmişlerdir.

Tarihte ilk kez, 11 Eylül 2005 tarihinde Gürgen’de Madum Kulu Feraği Cemiyeti ve Türkmen Ansiklopedisi
Merkezinin organizasyonu ile bir konferans yapıldı ve bu konferansa, sembolik sayıda da olsa Türkiye’den de temsilciler katıldı. Bu gibi bilimsel/kültürel faaliyetlerin yaygınlaştırılması hem İran’daki Türkmenlerin tanıtılması hem de
onların durumlarına dikkat çekilmesi açısında oldukça faydalı olacaktır.

Kısacası, İran Türkleri, İran’da yaşayan bir toplum olarak, kültürlerini ve “Türklüklerini” yaşatabilmek/varlıklarını koruyabilmek için İran yönetiminden kendilerine biraz daha fazla ekonomik, kültürel ve sosyal anlamda hak talep etmektedirler.

Kaynak :

Türel YILMAZ (gunaskam.com)

Haberler

E-posta Bülteni